Kadıköy Escort

arama

İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Türkiye’nin Sosyal ve Ekonomik Politikaları

  • paylaş
  • paylaş
  • Dilara Çelik Dilara Çelik
  • Beğen
    Loading...

1. Savaş Dönemi Genel Durum

Türkiye, 1939 yılında başlayan İkinci Dünya Savaşı’na resmen girmemişti. Ancak ne yazık ki savaşın getirisi olan tüm olumsuzlukları yaşadı, yalnızca insan kaybı hariç. Bu getirilerden en çok ekonomik zarardan etkilendi.

 “Savaş yılları boyunca pahalılık, yokluk ve çeşitli suiistimaller ile karşılaşılmış, savaşa katılmayan ülkede, savaşa katılan ülkelerde bile görülmeyen derecede pahalılık, ihtikâr ve spekülasyonlarla karşılaşılmıştır.”[1]

Ekonomide yaşanan problemler nedeniyle, dengeler şaşmıştı. Örneğin, savaş zenginleri adı altında yeni bir sınıf doğmuştu. Bu dönem içinde pek kontrol edilemeyen esnaf bundan faydalanarak karaborsacılık ve dahası alanlara yönelmiş, bu sayede de zengin olmuşlar, kısa yoldan para kazanmışlardı. Esnaflar böyle zenginleşirken, halk ise gitgide hem fakirleşmiş, hem de aradığı ihtiyacını bulamaz duruma gelmişti.

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı zamanında özellikle yiyecekler açısında sıkıntılar yaşamıştı. Dünya üzerinde var olan savaş durumu haliyle ithalat-ihracat durumunu etkilemiş, bu sebeple Türkiye’de ihtiyaçlarını ya üreterek, üretemediğini de piyasada var olanları satarak sağlamıştır. Yiyecek sıkıntısı en çok İzmir, Ankara, İstanbul gibi büyük şehirleri etkilemiş, köylerde ya da daha küçük kentlerde yiyecek sıkıntısı pek yaşanmamıştı. Büyük şehirlerde yiyecek sıkıntısı yaşanmasının en önemli sebepleri, ürünün nakledilmesinin pahalı olması hem de nakledilirken, birçok insan tarafından ürünlerin çalınması ya da zarar görmesi idi. Haliyle, büyük şehirler bu sebeplerden ötürü yiyecek sıkıntısı çekmiş, bunlar da karaborsayı doğurmuştu.

1.1. Karaborsacılığın Ortaya Çıkışı

Devlet, mal ithal edeceği zaman ithal edilecek olan malların hangi dükkanlara, ne kadar koyulacağına ve hatta ne kadara satılacağına dahi karar vermekteydi. Devletin, ithal ile almış olduğu ürünler hangi dükkanlara ne zaman dağıtılacaksa o dönemler bunlar gazetelerde manşet şeklinde yazılırdı. Karaborsacılar, bu durumdan epey yararlanmışlardı. Öyle ki devletin malı koyduğu dükkandaki neredeyse tüm malları satın alırlar, daha sonra kendileri fazla ücret ekleyerek halka satalardı. Örneğin normal fiyatı 40 kuruş olan mal, karaborsa da 270 kuruşa satılırdı. Haliyle karaborsacılık yapan esnaf gitgide zenginleşmeye de başladı.

Karaborsacılık öyle hal almıştı ki, insanlar artık bakkallarda, dükkanlarda aradıklarını bulamaz bu sebeple karaborsaya başvurmak zorunda kalırlardı. Hatta ilaç alımı için bile eczane değil, karaborsacılar tercih edilirdi. Çünkü o dönem eczanelerde –Almanya ile ithalat kesildiğinden mütevellit- yeteri kadar ilaç da bulunmazdı. Zamanla insanlar, hangi malın nereden nasıl alacaklarını öğrenip, karaborsacılığa uyum sağlar duruma gelmişlerdi. İhtiyacını karaborsa üzerinden gidermeyen ya da bu işi yapmayanlara da saf gözüyle bakılmaktaydı.

Ocak 1940’ta kabul edilen Milli Korunma Kanunu ile Karaborsacılara, vurgunculara, yağmacılara cezalar verilmek istenmiş ve bu sebeple de Milli Korunma Mahkemeleri kurulmuştu. Yargılamalar sonunda bu işle uğraşan kimselere para cezası verilmiş olsa da, bu yasak onları durdurmamıştır çünkü karaborsacının kazancı, devletin vermiş olduğu cezanın külfetini kat kat ödeyebilmektedir. Bu dönem, esnaf giderek zenginleşmiş, halk da fakirleşmiştir. Kimseler, hem ihtiyacını dükkanlardan temin edememiş, hem de karaborsadan ihtiyacını alacak kadar da paraya sahip olmamıştır. Keza bu durum ileride, halkı açlıkla, hastalıkla uğraşmak durumunda da bırakmıştır. Böyle bir dönemde Kasım 1942 yılındaki İsmet İnönü’nün şu açıklamaları yaparak aslında durumu özetlemiştir:

 “Dünya Savaşı bu yıl da, ülkeleri yakıp yıkmakta devam etti. Savaşanlar arasında bir anlaşma olmasını bugün için umduracak hiçbir belirti de yok. 1943 yılının daha da insafsız ve geniş savaşlarla geçeceği anlaşılıyor. Gittikçe şiddetlenen bu düşmanlık havası içinde, her gün biraz daha sinirlenen taraflar ortasında, tarafsızlık politikasını yürütmek hükümet için çok yorucu olmaktadır. Vatandaşların, millet ve memleket selameti için her fedakarlığı kabul etmiş halleri büyük ve kuvvetli bir millet olmanın işaretidir. Ne var ki, memleketimizde Dünya Savaşı’na en çok bugün yaklaşmıştır. Ülkede telaş ve üzüntü havası esmektedir. Bu hal milleti zayıf ve hastalıklı gösterir. Hastalıklı millet bünyeleri de dış tehlikeleri hızla üzerlerine çekerler. Bu nedenle bir gün, hiç bilmediğimiz bir doğrultudan ve bilmediğimiz bahanelerle yurdumuzun saldırıya uğraması ihtimali göz önünde tutulmalıdır…” [2]

Yiyecek ve ürün temin sıkıntısı İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra da etkisini göstermiş, ancak Demokrat Parti iktidarı döneminde ülkeye yollanan Marshall yardımı bir kurtarıcı olarak görülmüştür. Ancak bu yardım sadece rahatlama sağlamış, bu problemleri kökten çözmemiştir.

1.2. Karne ve Narh Meselesi

İsmet İnönü iktidarı veyahut İkinci Dünya Savaşı yılları dendiğinden akla hemen karne meselesi gelmektedir. Bu dönem ekmek karneye bağlanmış, uzun süre karne ile alınmak durumunda kalmıştır. Belli muhalif kesim, genelde İnönü dönemi konusu açıldığında bu durumu bir hezimet olarak görmüş olsalar da, işin aslı lütuf niteliğindedir.

Savaş döneminde artan karaborsacılık, dışarıdan ürün temin edilememesi, vurgunculuk ve dahası sebepten ötürü hayat pahalılığı büyük artış göstermişti. Çoğu mal alınamaz ya da üretilemez duruma gelmişti. Öyle ki ekmek bile karaborsaya düşmüştü. Bunun engellenmesi ve ayrıca fazladan ekmek alarak stok yapanların önüne geçilmesi amacıyla devlet, ekmeğe karne uygulamasını getirdi. Ayrıca 1942 yılında buğday üretiminin azalması da, devleti bu yönteme doğru itmişti. 1941 yılının sonlarına gelindiğinde hükümet halkın günlük ekmek tüketimine bir takım sınırlamalar getirme kararı almıştır. Bu durum dönemin gazetesi olan Ulus Gazetesinde 1941 yılında “Ekmek işinde karne tatbik edilecek[3]olarak yer almıştır.

Ekmek karnesi uygulamasına göre, “Yedi yaşına kadar olan çocuklara günde 187.5 gram, yedi yaşından büyüklere 375 gram ve ağır işlerde çalışanlara da 750 gram ekmek tahsis edilmiştir. (…)” Bu dönem çıkartılan ekmeğe “Kara ekmek” adı verilmiş, [4] ekmeğin gramajı zamanla zaman düşürülmüş ya da arttırılmıştı. Savaş yıllarında tek tip ekmek çıkarılmış bunun dışında halka pasta, börek gibi unlu maddeler ve unun satılması da yasaklanmıştır. Ekmeğin karneye bağlanması her yeri etkilemiştir. Örneğin, ekmek yemek amacıyla restoranları tercih eden kimseler de yanlarında ekmeklerini götürmek durumunda kalmışlardır. Bu dönem karne sadece ekmek ile de sınırlı kalmamış, zamanla içerisine kumaş, şeker, zeytinyağı, un, et, kömür de eklenmiştir.

 Devlet, karne politikasının yanı sıra uzun süreler Narh politikası da gütmüştür. Neyin nerede satılacağına, ne kadar, hangi fiyatla satılacağına o bölgedeki belediyeler karar vermiş, hatta fırınların ne kadar ekmek pişireceği dahi denetlenmiştir. İlk başta ekmeğe uygulanan narh zamanla içine eti de almıştır. Yaşanan yiyecek sıkıntısının başını ekmekten sonra et çekmiş, halk uzun süre et tüketememişti. Özellikle büyükşehirlerde yaşayan halk, bu durumdan muzdarip olmuştur. Yeteri kadar hayvancılığın olmayışı, hayvanları nakletmenin zahmetli olması, nakil sırasında hayvanların telef olmasından dolayı, büyükşehirlerin et ihtiyacı uzun süre karşılanamamıştır. Kış aylarında hayvan üretim merkezlerinden nakil yapmak daha da zorlaşmış, az miktardaki et ya toptancı kasapların ya da perakendeci kasapların hileleri sayesinde pahalıya satılmıştır. Belediye ete narh politikası uygulamış olsa da bu, kasaplar tarafından ciddiye alınmamıştır. Toptancı kasaplar, mesela belediyenin belirlediği fiyat 130 kuruşken, faturayı bu fiyattan kesip etin kilosunu 170–175 kuruşa satmışlardır. Daha sonra narh politikasını ciddiye almayan esnaf Milli Korunma Kanunu ile yargılanmıştır.

Eylül 1946’da getirilen Ekmek Karnesi uygulaması kaldırılmıştır. Ekmek karnelerinin kaldırılmasıyla ekmek tevzi büroları da kapatılmıştır, böylelikle belediye 150 bin liralık bir tasarruf elde etmiştir. Cumhuriyet gazetesinde bu konuyla ilgili şöyle bir haber yer almıştır: “Ekmeğin karnesiz satışı hakkında hükümetin verdiği karar dün telgrafla vilayete bildirilmiş ve keyfiyet derhal belediyeye tebliğ olunmuştur. Esasen ajansın tebliği üzerine bütün fırıncılar dünden itibaren ekmeği karnesiz satmaya başlamışlar ve fırın camekânlarına ‘Sayın Müşterilerimize! Ekmek satışı serbesttir’ gibi levhalar asılmakla beraber ekmek karnesiz satılacak gibi büyük gazete başlıklarını da keserek dükkânlarının camekânlarına yapıştırmışlardır. Her ne kadar ekmek karnesi son zamanlarda itibardan düşmüş, ekmeği serbestçe tedarik imkânları mevcut bulunmuş olduğu cihetle karnenin kaldırılışı hükümet karar ve emirlerinin infazı bakımından yerinde olmuştur.”[5]

Karne ve narh politikası güdülmüş olsa da bu dönem karaborsacılığın, vurgunculuğun önüne geçilememiş, sahtekarlık almış başını gitmiştir. Devlet bunları engellemek için pek çok yasak koysa da hiçbir yeterli olmamıştır. Mesela, 1949’da narha uymayanlar için uygulanacak cezalar artırılmış, Vakit gazetesi de verilecek cezalar için şöyle haber yapmıştır; “en hafif ceza 100 liradan 500 liraya kadar para cezası, 15 günden 3 aya kadar hapis; en ağır ceza 1000 liradan 10.000 liraya kadar para cezası, 3 seneden 15 seneye kadar hapis!”[6]

Halk, bu dönemler hayat pahalılığı, karaborsacılık, yiyecek sıkıntısı yaşadığından ötürü tüm bu sorunlar için hükümeti sorumlu tutmuş, öyle ki bu sorumlu tutma meselesi, İsmet İnönü’ye karşı büyüyen tepkiye de sebebiyet vermiştir.[7]

1.3.Gecekondulaşmanın Doğuşu

Konut kiraları da karaborsanın ve hayat pahalılığının etkisiyle oldukça yükselmiş, hatta önceki yıllara oranla da %100 artmıştı. Yaşanan konut sıkıntısı, aynı yiyecek sıkıntısı gibi büyük şehirlerde daha çok kendini göstermeye başlamıştı. Şehirlerin başında gelen İstanbul, konut sıkıntısını uzun yıllar boyunca çekecekti. Bu dönemler üretim yapamayan halk, yerini yurdunu bırakıp iş aramak için büyük şehirlere gelse de ne yazık ki buralarda da iş bulamayacaklardı. Üstüne üstlük hayat pahalılığı da köye oranla buralarda daha fazlaydı. Göç yoluyla gelen kimseler, önce kendilerine oturacak, düzenini sağlayacak bir ev arayışında bulunsalar da konutlar az olduğundan ötürü elde olanlar hem çok pahalıydı, hem de kat mükellefiyeti olmadığından ötürü evler ya tek katlı ya da iki katlıydı. Ancak bir kimse ev alacağı zaman, bir apartmanda bir daire alamıyor, yalnızca ya tamamen apartmanı ya da tek katlı bir ev almak zorunda kalıyordu. Bu sebeple zaten çoğu insanın ev almaya gücü de yetmiyordu, karaborsacılar hariç.

İç İşleri Bakanlığı buna bir çare bulmaya çalışmış ve hatta bir kanun tasarısı da hazırlamıştı. Bu tasarı Cumhuriyet gazetesinde şöyle haber olmuştu: “İç İşleri Bakanlığı tarafından ‘Belediyelerce yapılacak ucuz evler kanunu’ adı ile bir kanun tasarısı hazırlanmıştır. Her ne kadar belediyeler kanunun 15. maddesi belediyelere esasen böyle bir vazife tahmil etmekte ise de, bugünün şartlarına uygun bir kanun yapmak suretiyle müşkülat  giderilmek istenmiştir. Yapılacak bu evlerden sabit gelirli, ücretli veya aylıkla çalışan evsizler, sağlık şartları bulunmayan izbe veya küçük evlerde oturanlar, yangın afetine uğrayanlar, yarıcı veya ziraat işçisi olanlar ve küçük esnaflar istifade edecekler. En küçük tipinde bir odası, mutfak ve duşu bulunacak olan bu evler, üç odalı ve bir holü olan evlere kadar muhtelif tiplerde olacaktır.”[8]

Konut sıkıntısı 1947’de günlük hayattaki en önemli sorun haline gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın getirmiş olduğu hayat pahalılığını dahi unutturmuştur. Konut sıkıntısıyla mücadele için birçok önlem alınmıştır. İnşaat malzemeleri ucuzlatılmıştır. Belediye ucuz evler inşa etmeye başlamıştır. Bu evleri düşük fiyat ve uzun taksitlerle geliri az olan vatandaşlara satmayı düşünmüşlerdir. Savaş yıllarında ev alamayan, kira ödeyemeyen kimseler, devletten izinsiz ev yapmışlardır. Bu sebeple tek katlı ev olan gecekondulaşma, İkinci Dünya Savaşı zamanında yaşanan Konut sıkıntısının günümüze yansımasıdır.

2. İKTİSADİ POLİTİKALAR

İkinci Dünya Savaşı döneminde Türkiye’nin de etkisi altında bulunduğu iktisadi problemler, o dönem ki hükümetçe çözüme kavuşturulmak istenmiştir. Bu sebeple, en başta karaborsacılık, konut sıkıntısı ve daha birçok problem için çareler düşünülmüştür. Bunların arasında en önemlileri kanun tasarıları olmuş, bunlar sayesinde halkın ödediği vergiler arttırılarak, yoksulluğa çözüm bulunmaya çalışılmıştır.

2.1.Milli Korunma Kanunu

Karaborsacılığın, vurgunculuğun üst düzeye ulaşmasının ardından hükümet çözüm bulmaya çalışmıştır. Bu dönem Recep Peker başkanlığında yeni bir komisyon oluşturulup 6 Ocak’ta çalışmalara başlanılmıştır. Komisyon, gruptaki müzakereleri, parti ana prensiplerini ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu esaslarını temel alan raporu ile 70 maddelik Milli Korunma Kanunu Tasarısını hazırlamıştır.[9]

Tasarı, Meclis Grubu’ndan hemen geçmemiş, tartışmalara sebebiyet vermiştir. CHP içerisinde dirençle karşılaşılmış ve en sonunda uzlaşma yoluna gidilmiştir. [10]  En çok tartışılan konu, kanunun anayasaya uygunluğu olmuştur. Kanun altı bölüm ve yetmiş iki maddeden oluşmuş, ancak yürürlüğe girdikten sonra aynu kalmamış, pek çok değişiklik yapılmıştır. 18 Ocak 1940 tarihli, 3780 sayılı Milli Korunma Kanunu[11] sosyal ve iktisadi alanlara sirayet etmiştir.

O dönem ki Refik Saydam hükümeti, her şeyden evvel devletçilik yanlısı bir politika izlemiş, Milli Korunma Kanunu ile halkın ihtiyaçlarını karşılamayı, sıkıntılarını gidermeyi, karaborsacılığı engellemeyi ve fiyatları denetlemeyi amaçlamıştır[12] Devleti ekonomi üzerinde tam anlamıyla yetkili kılmak amacıyla kanun kabul edilmiştir.[13] Refik Saydam’ın ölümünden sonra kurulan Saraçoğlu hükümeti, sıkı tedbirleri büyük oranda korumakla birlikte daha liberal bir politika izlemiştir. Ancak izlenen bu politika fiyatların yükselmesini de beraberinde getirmiştir.[14] Milli Korunma Kanunu, İkinci Dünya Savaşı zamanında Türkiye’de uygulanan kanunların en başında gelmektedir. Büyük önem arz eden bu kanunla, Bakanlar Kurulu’na, ekonomi üzerine esnek ve geniş yetkiler verilmiştir.[15]

Milli Korunma Kanunu’na göre, baştaki hükümet, halkın ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, sanayi ve maden şirketlerini, küçük kooperatifleri kontrol edebilir, isterse buralara işçi, malzeme, kredi dahi yönlendirebilirdi. Sahiplerine karşılığı ödenmek suretiyle değirmenlere, un fabrikalarına ve diğer kuruluşlara da el koyabilirdi. Hükümet, ihracat ve ithalat ile ilgili olarak çeşitli kısıtlamalar getirebilme yetkisine sahipti. Hükümet tarafından tayin edilen iş yerlerinde çalışan işçiler, teknisyenler, mühendisler, uzmanlar ve diğer görevliler geçerli bir mazeret olmaksızın çalıştıkları yerleri de terk edemezlerdi. Kanun, ilk başlarda bunları kapsasa da zamanla içine tarımsal üretimi de[16]  alarak, giderek yetkisini ve etkisini büyütmüştür.

Karne ve narh uygulaması da Milli Korunma Kanunu içerisinde yer almış, Milli Korunma Kanunu’nu çıktığı ilk günden beri basın yakından takip etmiştir. Çıkan haberlerde Kanun karaborsayla ilgili olarak yansıtılmış,  karaborsa yapanlara 3 yıla varan hapis cezalarının verileceği yazılmıştır. Kanunun fiyat artışı ve hayat pahalılığı sebebiyle zorda kalan halka çok büyük faydasının olacağı dile getirilmiştir.[17]Ağustos 1960’a kadar yürürlükte kalan Milli Korunma Kanunu, on beş yıl içerisinde tam tamına on iki kere değişikliğe de uğramıştır.[18] Kanun, Refik Saydam’ın ölümü üzerine başbakan olan Şükrü Saraçoğlu dönemi 16 Eylül 1960 tarihinde kaldırılmıştır.[19]

2.2. Varlık Vergisi

İkinci Dünya Savaşına, Türkiye resmen girmemiş olsa da, hazırlıklarını kendi içerisinde yapmıştı. Bunlardan biri de askere alım olmuş, bu dönemlerde yaklaşık bir milyon genç askere alınmıştı. Bir milyon insanın askere alınışı, para arzını da arttırmış ve bu sebeple yükselen enflasyon sonucu fiyatlar neredeyse %350 bir artış göstererek[20], hayat pahalılığının pik noktasına ulaşılmıştı. Haliyle ortaya çıkan bu ekstrem artış, karaborsacılık, vurgunculuk ve daha bir çok şeye de zirveyi yaşatmış, devlet bunların önünü alamaz hale gelmişti. Bunların engellenmesi amacıyla çıkartılan Milli Korunma Kanunu yeterli olmamış, hükümet, ekonomiye kaynak sağlama maksadıyla eldeki kaynaklarla ilgili yasal düzenleme içerisine girmiştir.[21] 

Refik Saydam Hükümeti döneminde Milli Korunma Kanunu çıkarılmış, daha sonra hükümetin başına geçen Şükrü Saraçoğlu da, olağanüstü koşullar sebebiyle harp zenginlerinden bir defaya mahsus olarak alınması planlanan vergi fikrini ortaya atmıştı. Amaç, Enflasyonla mücadele için tedavülden para çekmek, devletin gelirlerini arttırarak ülkede zengin konumda bulunan savaş zenginlerinden vergi almaktı.[22]

Vergi çıkmadan evvel, gazetecilerle görüşen Başbakan Şükrü Saraçoğlu, onların yazılarıyla bu vergiye destek vermelerini istemiş bunun sonucunda da sık sık Varlık Vergisinin gerekliliğini belirten yazılar yazmışlardır.[23] 

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’ye bakıldığında iki zengin kesim en başta dikkatleri çeker durumda idiler. Bunlardan biri, karaborsacılık ile zenginleşmiş esnaf bir diğeri de gayrimüslimlerdi. 1942 yılında daha çok İstanbul’da gazeteler gayrimüslimlerle ilgili hırsızlık, vurgunculuk, karaborsacılık gibi yazılar yayınlayarak aslında halkında onlara karşı bu yargılarla yaklaşmasına sebebiyet veriyorlardı. Ayrıca Varlık Vergisine karşı Türk kamuoyu da oluşturulmaya çalışılıyordu.[24] 17 maddelik[25] Varlık Vergisi Kanunu, 11 Kasım 1942’de kanunlaşarak,[26] aşırı kazançlara ve servet birikimlerine kavuşan kimseleri vergilendirmeyi ve böylece onların aşırı ölçüde sahip oldukları haksız kazançların bir bölümünü geri almayı amaçlamış ve uygulamaya da koymuştu.

Dönemin Başvekili Şükrü Saraçoğlu, Meclis’te yaptığı konuşmada bu verginin başlıca üç kaynaktan para toplayacağını belirterek bu kaynakları önem sırasıyla şöyle belirtmiştir: 

Tüccarlar, emlâk ve akar sahipleri, büyük çiftçilerdir. Harb yıllarında en çok parayı tüccarlar kazandığı için bu varlık vergisinin en büyük yükünü bittabi onlar taşıyacaktır.”[27]

Verginin kimlere ne ölçüde uygulanacağını saptamak için özel Kurul Komisyonları kurulmuştur. Kurulan bu komisyonlar, cetveller oluşturmuştur. Komisyonların vergi miktarları şehirlere göre değilmiştir. Örneğin, İstanbul komisyonu, Gayri Müslim G grubundan, Müslüman M grubuna kıyasla, asgari 2, azami 3 misli vergi alınması gerektiğini kararlaştırmıştır. Ancak, Ankara’dan gelen bir talimat ile G grubunun vergisi 5-10 misli artırılmıştır.[28]

Vergi yükümlülerine ecnebiler için E, Müslüman olmuş Yahudi’den Sabatay Sevi mezhebine mensup dönmeler için D listesi eklenmiş ve dönmeler Müslümanların iki katı kadar, gayrimüslimler ise on katı kadar vergi ödeyeceklerdir. Ecnebiler Ankara’dan verilen talimat üzerine Müslümanlar kadar vergilendirilecektir; fakat kötü kayıtlar ve yetersiz bir yönetim birçok ecnebinin gayrimüslim Türk vatandaşı kadar vergilendirilmesine sebep olmuştur. Bu da ecnebiler adına yabancı elçilik ve konsoloslukların müdahalesine yol açmıştır.[29] Ayrıca vergi için zaman sınırlaması da koyulmuş, 15 gün içerisinde ödenmesi gerektiği belirtilmiştir. Vergi ödenmezse devlet vergi borcu olan mükellefin eşinin yahut birlikte oturduğu ana ve babasının ya da çocuklarının mallarına verginin ödenmesini sağlamak amacıyla el koyabilecektir.[30]

Varlık Vergisi, ticaretle uğraşan Türk ve Müslüman kesime de uygulanmıştır. Ancak zaman içerisinde bu kesime yönelik vergi indirimleri ve ödeme kolaylıkları getirilmiştir. Bu sayede Türk ve Müslüman kesim, işlerini tasfiye etmeden, mal ve mülklerini satmadan bu vergiyi ödemişler ve bu ağır yükün altından kalkmışlardır. Vergi daha ziyade İstanbul’daki iş ve ticaret çevrelerine uygulanmış, Anadolu’da ise pek fazla uygulanmamış, uygulanan kesimlere ise ılımlı bir politika takip edilmiştir. Varlık Vergisi, ticari hayatta önemli bir yer edinmiş olan azınlıkları uzaklaştırma politikası olarak da algılanmış, hatta Saraçoğlu vergi hakkında şöyle bir yorumda bulunmuştur:

“Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunu idi. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza hakim olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklere vereceğiz.”[31]

Varlık Vergisine itirazlar da pek çok olmuştur. İtiraz amacıyla, TBMM’ye 13.348, diğer makamlara ise 10.968 itiraz dilekçesi verilmiştir. İtiraz dilekçelerinin TBMM Dilekçe Komisyonu’nda incelenmesi 1947 yılına kadar sürmüştür.[32]Otuz iki kişilik ilk sürgün kafilesi 27 Ocak’ta İstanbul’dan Aşkale’ye hareket etmiştir.[33]

Basın 1943 yılı Ocak ayından itibaren vergilerini ödemeyenlerin isimlerini ve ödeyecekleri vergi miktarlarını yayımlamaya başlamıştır. Vergisini ödemeyenlerin Aşkale’ye taş kırmaya gönderileceklerdir. Kadınlar ve 55 yaş üstü erkekler hariç. Buradaki çalışma kamplarına gelenlere günde 250 kurul yevmiye verilmiş, bundan 60 kuruş kesildikten sonra geriye kalan 190 kuruşun yarısı Varlık Vergisi, yarısı da iaşe bedeli olarak alıkonulmuştur.[34]

Tüm ülke çapında 2057 kişi kamplara alınmıştır.  

Varlık Vergisi, 16 ay yürürlükte kaldıktan sonra 15 Mart 1944’de 4350 sayılı “Varlık Vergisinin bakayasının terkinine dair kanun” ile kaldırılmış ve tahsil edilememiş vergilerin silinmesiyle “Varlık Vergisi” uygulaması ortadan kalkmıştır. Varlık Vergisinden, 465 milyon yerine 314 milyon lira toplanmıştır. Varlık Vergisi’nin kaldırılması basın tarafından manşet haberlerle “Varlık Vergisi bakayaları af edildi” şeklinde kamuoyuna duyurulmuştur.[35]

Varlık vergisinin kaldırılıp, borçların silindiği dönemde Amerika’da New York Times gazetesi yazarlarından Cyrus Sulzberger, vergi ile azınlıkların ticari hayattan tamamen silindiklerini gazetede yazmıştır.[36]

2.3. Toprak Mahsulleri Vergisi Kanunu

İkinci Dünya Savaşı zamanında koyulan vergilerden biri de Toprak Mahsulleri Vergisidir. Ancak bu vergi, köylü ve üretici için konulan en ağır vergilerden olmuştur. İlk olarak, 15 Mayıs 1943 tarihinde mecliste görüşülen bu kanun, 4 Haziran 1943 yılında kanunlaşarak, uygulamaya geçilmiştir. Kanun oylamaya 168 milletvekili katılmamıştır. Ancak bu verginin tam olarak uygulanması 19 Nisan 1944’de TBMM’de görüşülerek kanunlaşan Toprak Vergisi Kanunu’yla olmuştur. Bu kanun, 1943’den 1946’ya kadar üç yıl süreyle uygulanmış ve uygulandığı yıllar boyunca köylü ve üreticilerin büyük tepkilerine yol açmıştır. 23 Ocak 1946’da tamamen kaldırılmıştır.

Toprak Mahsulleri Vergisi, savaş zenginleri sınıfına giren çiftçiler için konulsa da, bu sınıf içinde yer almayan köylü çok büyük sıkıntılar yaşamıştır. Çünkü vergi, zengin, fakir ayrımı yapmadan tüm çiftçilerden alınmıştır. Haliyle, sadece kendi geçimi için üretim yapabilen küçük köylü için bu vergi çok ağır gelmiştir. Köylüden ürün vergisi olarak istenilen miktar genellikle köylünün ve tarlanın gücünün üzerinde olmuştur.

Köylünün, üreteceği ürün henüz daha tarladayken, ne kadar ürün çıkacağı devletin yönlendirdiği memurlar tarafından tahminle belirlenmiş, ancak bu işten anlamayan memurlar, üretilecek malı fazladan söyleyince köylüyü daha da zor durumda bırakmışlardır. Öyle ki, liyakatsizlik, bu işte de kendini göstermiş, memurlar kendi kafalarına ya da aldıkları rüşvetlere göre ürünler üzerindeki tahminleri eksik ya da fazla göstermişlerdir. Bu durumlar da köylünün dedikodusuna ve şikâyetlerine neden olmuştur.[37] Toplanan buğdayların konulması için depo, silo yeterli olmadığı için istasyon civarlarında yol boylarına hububatların yığılmış, bu hububatlar düzenli bir şekilde nakledilemediği içinde çürümek durumunda kalmışlardır. O döneme tanıklık edenler, bahar gelince köylülerin tarlalara koştuğunu ot toplayarak yemek yaptıklarını hatta buğdaylar daha olgunlaşmadan başaklarının ateşte pişirilip danelerinin yenmeye başladığını anlatmışlardır. Açlık nedeniyle küspe yiyenler, açlıktan ölenler bile olmuştur.[38] Tüm bu başarısızlıklar sebebiyle devlet, vergiyi değiştirmiştir.[39] 1943-46 arası yürürlükte kalan vergiden toplam 233,5 milyon TL toplanmıştır.[40]

Köylünün bu vergi karşısında yaşadığı sıkıntıları Kemal Karpat şöyle açıklamıştır: “Ürünü olmayan köylünün evi, öküzü, hatta tarlası satılıp vergi karşılığı olarak alınmaktaydı. İtiraf etmek gerekir ki Türk köylüsü hiçbir devirde manen ve maddeten bu kadar perişan bir duruma düşmemiştir.”[41]

Toprak Mahsulleri Kanunu TBMM’de konuşulduğunda toprak ağası Emin Sazak, bunu eleştirmiştir. Yalnızca bunu değil, ileride Köy Enstitüleri Kanunu’nu eleştirerek, ona da karşı gelecektir.  

“…Neyi ucuzlattınız ki bunu artırıyorsunuz? Verdiğin küreğimi ucuzlattın, saban demirini mi ucuzlattın? …Onlar ne dersen yapar. Çiftçiden başka hiç kimseye denemez ki elindeki buğdayı ver, sen mısır ekmeği meşe pelidi ye. Bu yalnız çiftçiye denir… Niçin artırıyorsun birader, sana ne yaptı…” [42]

2.4. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu

Köylüler zamanla kendi topraklarından gelir elde edemez hale gelmişler, bu sebeple başka topraklarda kiracılık veya ortakçılık yapmaya başladılar. Ancak köylüler, bu topraklarda, ellerinde bulunan makineleri kullanmış ve masraf ve vergiler kendilerine ait olmak üzere mahsulü büyük toprak sahibi ile yarı yarıya paylaşmışlardır.[43] Bu dönemler kurulan Toprak Mahsulleri Ofisi ise, köylüye yardımcı olmaktan çok, zarar getirmiş, köylü buna karşı olumsuz bir tavra bürünmüştür.[44]

Olumsuz tavırlar ve köylünün üzerindeki vergi yükü sebebiyle hükümet bir toprak reformu yapma fikrine girmiş, devletin almış olduğu tedbirler ile çiftçiye toprak verilmesine karar verilmiştir. Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun amacı, geçimlerini tarımla sağlayan topraksız veya az topraklı kimseleri üzerinde çalışabilecekleri bir arazinin sahibi yapmak ve dağıtılan toprağın sürekli işletilmesi için de gerekli donanımı sağlamak olmuştur. [45]

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, 11 Haziran 1945’de, 4760 sayılı Toprak Bayramı Kanunu ile birlikte çıkartılmıştır. Toplam seksen sekiz maddeden oluşan kanun, ülkede büyük bir sevince sebep olmuş, köylüler sokaklara dökülmüştür. Basın bunu gazetelere yazarak, herkese bildirmiştir. Örneğin, Akşam gazetesi, Ankara’da Anıtkabir’i ziyaret eden vatandaşların “‘topraksız köylülerin minnetleri’ yazılı çelenkleri bıraktıklarını yazmıştır. Yine aynı haberde “Bu güzel günün bütün milletçe en büyük bir bayram günü olarak kutlandığını ve bu vesile ile Atatürk’ün aziz hatırasının minnetle anıldığı ve kendilerini toprak sahibi eden Milli Şef İnönü’ye, Büyük Millet Meclisi’ne ve onun hükümetine karşı sonsuz şükran ve bağlılık duygularını ifade ve teyit eylediğini bildirmektedir”[46] haberin devamı olarak yer almıştır.

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun amaçları arasında toprakların boş kalmaması ve sürekli işlenmesini sağlamak maddesi de vardır. Bu hükmün konulmasının önemli bir nedeni de elinde büyük toprak bulunan ancak bunu işlemeyen ya da bir bölümünü işlemeyen sahiplerini üretime zorlamaktır.

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na karşı da bir muhalefet olmuş, toprakları bol olanlar kanunu desteklememişlerdir. Çünkü köylünün toprağı olduğunda bu büyük toprak sahipleri kendilerine ortakçı ya da kiracı bulamayacaklardır. Muhaliflerin başında Adnan Menderes –ki babası toprak ağasıdır- gelmektedir.

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, 1945-73 döneminde 28 yıl süreyle yürürlükte kalmıştır. 1947-1972 yılları arasında toprak dağıtımı yapılmıştır. Toprak dağıtımının en az olduğu dönem 1947-1950 yılları arasındaki dönemdir.[47]

3. SOSYAL POLİTİKALAR

İkinci Dünya Savaşı zamanında uygulanan İktisadi önlemlerin yanı sıra sosyal politikalar da hayata geçirilmiştir. İktisadi problemler bu dönem sosyal hayata da etki etmiştir. Örneğin, bu dönem artan işsizlik, insanların psikolojik olarak etkilerken, konutsuzluk, gecekondulaşmaya, eğitimin yetersiz oluşundan Köy Enstitüleri ve daha pek çok eğitim veren yerin kuruluşuna doğru evrilmiştir. Almanya’dan ithal edilen ilaçların, Almanya savaşta olduğundan ötürü ithal edilememesi, ülkede ilacın az oluşuna ve salgın hastalıkların ortaya çıkışına sebebiyet vermiştir. çalışmak zorunda olan ve hijyen konusunda sıkıntı yaşayan işçilerde de bu sebeple hastalıklar daha çok görülmüş, halk bazen hastalıktan, bazen açlıktan dolayı yaşamlarını kaybetmişlerdir. Bu dönem ki sosyal politikaları incelemeden evvel, ülkenin nüfusuna bilmek gerekir.

3.1. Nüfus Durumu

Türkiye, uzun süre savaşmıştır. Buna en iyi örnek olarak Kurtuluş Savaşı verilebilir. Milli Mücadele yıllarında yaşanan savaşlardan, isyanlardan, salgınlardan ötürü pek çok insan hayatını kaybetmiştir. Bunun sonucunda da Cumhuriyet ilan edildiğinde nüfus sayımına bakmak büyük önem arz etmiş ve 1927 yılında yapılan nüfus sayımından sonra, 1935 yılı izlemiş daha sonrasında sayımlar bir kural halini almıştır.[48]

Türkiye’nin nüfusu, 1927 yılındaki sayımda toplam 13.6 milyondur. İstanbul’da 110.000 kadar Rum ve 77.000 Ermeni bulunmaktadır. Bu Rumların çoğu, 6-7 Eylül 1955 Olayları sebebiyle ileride ülkeyi terk edecek, birçoğunun geri de bize bıraktığı Rum evleri kalacaktır.  1935 yılında ise bu miktar 16 milyona ulaşmıştır. Bu hızlı artışın gerek birinci nüfus sayımında sayılamayanlardan, gerekse hakiki artışlardan meydana geldiği söylenebilir.[49] 1940 yılındaki nüfus artışının nedeni ise 1939 yılında Hatay’ın Anavatana katılmasındandır.

İkinci Dünya Savaşı zamanında nüfus artış hızında büyük bir azalma görülmüştür. Bu dönem, askere alınan bir milyon genç erkek, askerde olduğundan mütevellit evlenememiştir, bu da yeni bebek doğumlarının artışını engellemiştir. Ayrıca halk, açlıkla, yoklukla, hastalıklarla uğraştığından ötürü yeni bir yuva kurma zahmetine de bu dönemler girmemişlerdir. Keza insanlar, kendi karınlarını zor doyuruyor ve iş bulamıyorlarken, eş almak bir külfet halini almıştır. Hastalıklar sebebiyle de pek çok insan hayatını kaybetmiştir. Tüm bunların hepsi 1940-1945 yılları arasında nüfusun artış hızının yavaşlaması sonucunu doğurmuştur. 1945 yılından sonra nüfusun tekrar hızla artmaya başladığı ve bu artışın 1960 yıllarına doğru rekor düzeye ulaştığı görülmektedir.[50]

İkinci Dünya Savaşı öncesindeki nüfus oranına bakıldığında erkek nüfus kadın nüfusundan azdır. Bunun sebebi olarak da, erkeklerin askere alınması ve savaşması olarak gösterilebilir. Ancak İkinci Dünya Savaşına girmediğimizden ötürü 1945’den sonra erkek sayısı, kadın sayısını yakalamış ve geçmiştir. 1927’de % 48.1 oranında erkek nüfus nüfusa karşılık % 51.9 kadın nüfus bulunuyordu.1945 yılında durum değişerek % 50,3 erkek nüfus, % 49.7 kadın nüfus şeklinde değişmiştir.  1940 yılına gelindiğinde ülkenin nüfusu 18 milyona yaklaşmıştır.[51]

3.2. Sağlık

Cumhuriyet ilk ilan edildiğinde ülke hekim, eczacı ve daha pek çok vasıflı kişiden yoksundu. Hastaneler, sağlık ocakları, eczaneler azdı. Ayrıca salgın hastalıklar vardı. Bu sebeple Cumhuriyet’in yapması gereken en önemli şeyler arasında sağlık başta yerini aldı. O dönemin Sağlık Bakanı Refik Saydam tarafından 1925 yılında bir çalışma programı hazırlanarak, devletin sağlık örgütleri geliştirildi, daha fazla sağlıkçı yetiştirmek amaçlandı, hastaneler, sağlık ocakları, bakımevleri açıldı ve bu dönem ki salgın hastalıklarla mücadele de önem kazandı.[52]  1925 yılındaki çalışma programından sonra 1936 yılında çıkarılan Sağlık ve Sosyal yardım Bakanlığı Teşkilat Kanunu ile de halkın hastalıklarla mücadelesi, sağlığı tamamen devletin kontrolüne verilmişti. Yani herhangi bir özel girişim yasaklanmış, önü kesilmişti.

Cumhuriyetinin kurulduğu yıllarda Türkiye’de 554 hekim, 69 eczacı, 4 hemşire, 560 sağlık memuru ve 136 ebe bulunuyordu. 1950’de hekim sayısı 6.895’e, eczacı sayısı 980’e, diş hekimi 910’a, hemşire sayısı 737’ye, sağlık memuru sayısı 4.018’e ve ebe sayısı 1.285’e yükseldi. 1923’te 3 devlet, 6 belediye, 45 özel idare ve 32 özel kişilere, yabancılara ve azınlıklara ait olmak üzere, toplam 89 hastane ve 6.437 hasta yatağı vardı. 1950’de, hastane sayısı 201’e ve yatak sayısı 18.837’ye yükseldi.

Cumhuriyet ilan edildiği vakitler, hastalıkların varlığı ve pek çok sebepten ölümler gerçekleşiyordu. Özelikle bebeklerin bağışıklıklarının bulunmayışından ve vücutlarının hassaslığından ölümler bebeklere vuruyor, bu dönem bebek ölümleri en üst seviyede seyrediyordu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında da bebek ölümleri hızları daha da yükseldi. Ancak savaş sonrası ölümlerde azalma, günümüze kadar da devam etmektedir.[53]

İkinci Dünya Savaşı yıllarında salgın hastalıklar kendini gösterirken, tedavisi ise pek meşakkatliydi. Öncelikle tedavi için gereken ilaç, ülkede bulunmuyor çünkü ithal edilemiyordu. Bu sebeple bebek ölümleri de artarak katlanıyordu. Örneğin, bu dönemler Çivril’de doğan dördüz bebeklerin ölmesi, Yunus Nadi’nin bu konuda yazmasına da sebebiyet veriyordu:

 “Nüfus davasında bizim başlıca derdimiz, küçük yaştaki çocuk ölümlerine mümkün olabildiği kadar engel olamamaktır… Çocukları beslemek lâzımdır. Çocukların beslenmesi, umumî hayat seviyesinin yükselmesiyle mümkündür. Umumî hayat seviyesini yükseltmek ise, ancak ziraatte, endüstride, ekonomide, kültürde, sağlık işlerinde ve diğer alanlarda beraberce yapılacak hamlelerden sonra başarılabilir bir iştir… Çuval parçasından yapılan kundaklar içinde fotoğraflarını gördüğümüz Çivril yavrularını üzüntü ile hatırlayalım ve onlara acıyalım. Onları yaşatabilseydik elbette çok iyi olurdu. Fakat memleketin her tarafında bakımsızlık, bilgisizlik, teşkilâtsızlık yüzünden hergün lüzumsuz yere teker teker kaybettiğimiz yavruları daha çok hatırlayalım, bunlara daha çok acıyalım ve normal doğumlu Türk çocukları arasındaki ölüm nisbetini azaltmak uğrunda hiçbir gayretten çekinmeyelim.”[54]

Bu dönem kendini gösteren hastalıklar, Sıtma, Tifüs, Frengi, Veremdi. Hükümet, bu hastalıkları engellemek için fazlasıyla çaba sarf etmekteydi. Mesela, Sıtmanın giderek yaygınlaşması üzerine Mecliste sıtma ile mücadele amacıyla bir kanun çıkarılmıştır.[55] 1946 yılında hazırlanan kanun tasarısına göre, sıtma savaşına daha çok önem verilecek ve bu konuyla ilgili genel müdürlük kurulacaktır. Tasarı aynı zamanla frengi ile mücadelesine de hız verilmesi plânlanmakta, frengi ile mücadele merkezleri ve çocuk bakım evleri yapılması istenmektedir.[56] Tifüs hastalığı ise daha çok işçiler arasında hijyen eksikliğinden dolayı kendini gösteriyordu.[57]

Savaş yıllarında yayılan bulaşıcı hastalıklardan en önemlilerinden biri de verem hastalığıdır. Veremle mücadele alanında dağınık olarak çalışan dernekler 1948 yılında Türkiye Ulusal Verem Savaş Derneğinin çatısı altında birleştirilmişler, böylece vereme karşı yürütülen mücadele daha etkili hale gelmiştir. 1948’de çıkarılan bir yasa ile, belediyelerin eğlence yerlerinden aldığı hisselerin % 10’u yerel verem savaş derneklerine aktarılmıştır. Ayrıca bu dönem ki Recep Peker hükümeti Başbakan Recep Peker’in hükümet programında açıkladığı hususlar doğrultusunda, 1946 yılı sonunda Sağlık Bakanlığı tarafından 10 yıllık bir Sağlık Plânı hazırlanmıştır. Hazırlanan Sağlık Planı ile, her bölgede hastaneler, poliklinikler, dinleme yerleri, doğum evleri vesaire kurulacağı gibi, ayrıca o bölgeye ait hastalıklar için özel mücadele ekipleri ve araştırma merkezleri de yapılacaktır.         

3.3. Eğitim

 İsmet İnönü döneminde iktisadi politikaların yanında eğitime de önem verilmiştir. Bu dönem ki Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, eğitim üzerine araştırmalar yapmış ve sonucunda hümanist eğitim anlayışının gerekli olduğunu savunmuştur. Ayrıca bu anlayış, eğitim programlarına da yansımıştır.[58] İnönü döneminde, Güneş Dil Teorisi terk edilerek öz Türkçeleşme hareketine[59] tekrar dönülmüştür ve Güneş-Dil Teorisinden vazgeçilmiştir.[60]

Hümanist eğitim anlayışı sebebiyle 1940 yılında Tercüme Bürosu kurulmuş, burada pek çok eser çevrilmiştir. Tercüme edilen eserlerin 76’sı Yunan edebiyatı, 180’i Fransız edebiyatı, 46’sı İngiliz edebiyatı, 28’i Latin edebiyatı, 23’ü de Şark İslam edebiyatı eserleridir. İnönü, Hasan Ali Yücel’in bu tercüme faaliyetleri dolayısıyla kutlama mesajı yayınlamıştır.[61] Hümanizm fikri, bu dönemde Halkevleri, Köy Enstitüleri ve Üniversiteler vasıtasıyla eğitim camiası tarafından kültürün ana kaynağı olarak kabul edilmeye başlanmıştır.[62]

3.4. Halkevleri

1932’de kurulan Halkevlerinin yönetimleri tamamıyla CHP’nin genel merkez ve yerel örgütleri tarafından üstlenilmiştir. Mali gereksinimleri ise parti tarafından ve genel bütçeden karşılanmıştır.[63] 9 tane de şubesi vardır: 1. Güzel Sanatlar, 2. Temsil, 3. Spor, 4. Köycülük, 5. Tarih ve Müze, 6. Kütüphane, 7. Halk Kursları, 8. Sosyal Yardım, 9. Edebiyat ve Dil.[64]

20 Nisan 1940 tarihinde ise “Halkevleri İdare ve Teşkilat Talimnamesi” değişikliğe uğrayarak, Parti-Halkevi ilişkisi tanımlanmıştır. Böylece Halkevlerinin, CHP’nin örgütü olduğu kesinleşerek buralarda partinin ideolojisi halka anlatılmaya çalışılmıştır.[65]

Ancak İkinci Dünya Savaşı zamanında partinin halkla olan bağlantısının önemli ölçüde koptuğu, partinin bürokratik niteliğinin çok belirgin biçimde ön plana çıktığı görülmüştür.[66] 1947 CHP Kurultayında da halkevleri partiden ayrılmış, 1951 yılında da CHP’nin elinden alınmıştır.[67] Bu dönem Halkevlerinin yanı sıra kırsal kesimde Halk Odaları da kurulmuştur.[68]

3.5. Köy Enstitüleri

İkinci Dünya Savaşı zamanında eğitime verilen önem taçlandırılmak istenmiş, özellikle köydeki çocukların okumasının sağlanması amaçlanmıştı. Bu sebepler Köy Enstitülerinin doğuşuna neden olacak, [69] ilk adımları da Saffet Arıkan atacaktı.[70] Öncelikle köydeki çocukların okuyarak, köyleri kalkındırmasının gerekliliği düşünülmüş, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un uğraşları ile de Köy Enstitüleri’nin kuruluşu başlamıştı.[71]

Amaç, savaş yıllarında köylüyü toprağına bağlamak ve bundan dolayı çıkan sınıf kavgasını önlemekti.[72] 17 Nisan 1940’da kabul edilen Köy Enstitüleri Kanunu[73], sonrası İsmet İnönü, enstitüler için şöyle bir konuşma yapacaktı: “Köy Enstitüleri’ni Cumhuriyet’in eserleri içerisinde en kıymetlisi, en sevgilisi sayıyorum.”[74]

19 Haziran 1942 yılında çıkartılan 4274 sayılı Teşkilat Kanunu köyde eğitimi düzenleyen bir sistem ortaya koymuştur.[75] Demokrat Parti’nin muhalefeti sırasında, eleştiri oklarını yönelttiği kurumlardan biri de Köy Enstitüleri olmuştur. Köy Enstitüleri’ndeki amaç, entelektüeller yetiştirmek değil, köylü gençleri köy kalkınmasının liderleri olarak yetiştirmekti. Böylece bütün ülkede bir değişim hareketi yaratmaktı.

Enstitülerde eğitim verecek eğitmenler ilk olarak Tonguç öncülüğünde Kayseri köylerinden seçilmiş kişiler olacaktı. Yalnız bu kişilerde en başta aranan özellikler, askerliğini çavuş-onbaşı[76]  olarak yapmış olması ve az da olsa bilgiye sahipliğiydi. Seçilen gençler, Ziraat Bakanlığının işbirliği ile, modern tarım tekniklerini uygulayan Mahmudiye Devlet Üretme Çiftliğinde 6 aylık sürelerle kursa tabi tutulmuşlardır. Kursta okuma-yazma yöntemlerinin öğretilmesinden yanı sıra zamanın modern üretim teknikleri gösterilerek bunlarla uygulamalarla yaptırılmıştır. Kursu bitiren eğitmenler köylere atanmıştır. 1944 yılında bu eğitmenlerden köylerde 7.000’den fazla insan görevlendirilmiş bulunuyordu.[77]Eğitmenlik projesinin başarısı Köy Enstitülerine geçişi hazırlamıştır.

Köy Enstitülerine, tam devreli yani beş sınıflı köy ilkokullarını bitiren sağlıklı ve yetenekli öğrenciler seçilerek alınacaktı. Öğrenim süresi, öğretmen olacaklar için 5 yıldı.[78]  Enstitü mezunu öğretmenler, köylerde her türlü eğitim ve öğretim faaliyetleri ile ilgilenecekler ve köylüye rehberlik edeceklerdi. Bu sebeple enstitüler hem kurulmadan evvel hem de kurulduğunda pek çok muhalif düşünceye sebebiyet vermişti. Köylerdeki toprak ağaları, köylüleri artık ezemeyeceklerinden ötürü bu projeye kati suretle karşı gelmişlerdi. Bunlardan biri de babası toprak ağası olan Adnan Menderes’ti.

1941-1942 öğretim yılından 1951-1952 öğretim yılına kadar on yıl içinde köylerde beş sınıflı ilkokul sayısı 3.899’dan 12.755’e; öğretmen sayısı 6.910’dan 19.948’e; öğrenci sayısı ise 394.426’dan 1.087.135’e çıkmıştır. Ayrıca Köy Enstitülerinden 1950 yılına kadar 1.248 sağlık elemanı mezun olmuştur.[79] 

Ancak ne yazık ki, 1947 yılına geldiğimizde Hasanoğlu Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmış, erkek ve kız öğrenciler ayrılarak karma eğitime son verilmiştir. Ayrıca Yüksek Köy Enstitü çıkışlı öğretmenlerin hepsi askere alınmış ve üzerlerinde komünistlik iddiaları yoğunlaşan kişiler askerliğini asteğmen olarak değil çavuş olarak yapmıştır. Hasan Ali Yücel’in komünist olarak suçlanmasından sonra, pek çok Köy Enstitülü eğitmen yargılanmışlar İsmail Hakkı Tonguç, bir ortaöğretim okuluna Resim Öğretmeni olarak atanmıştır. Hatta enstitü kelimesi komünist kelimesiyle eşanlamlı görünür hale gelmiştir. Neticede 1954 yılında çıkarılan bir kanun ile Köy Enstitüleri “İlk Öğretmen Okulları”na dönüştürülmüştür.[80]

Fay Kirby’ye göre, Köy Enstitüleri’nin yıkılmasının asıl sebebi ise CHP içinde kök salmış tutucu kesimdir. “Bu tutucu kesimin Meclisteki temsilcileri partiye taze kan sloganıyla alınan çoğu Cumhuriyet döneminde büyümüş, devrimci ilkelerle yetişmiş eşraf çocukları ya da cumhuriyet beyzadeleriydi.”[81]

3.6.Basın

Hemen her ülkede siyasi iktidarlar basını hem kontrol altına almayı hem de ondan yararlanmayı amaçlamışlardır. Basını kontrol etmek maksadıyla çeşitli kurumlar oluşturulmuş ve kanunlar çıkarılmıştır.

Cumhuriyetle birlikte basınla ilgili ilk gelişim, 22 Mayıs 1933 yılında Matbuat Umum Müdürlüğü’nün kurulmasıyla olmuştur. Kurulan bu kurumun görevi, memleketin içinde ve dışında siyasi ve kültürel hareketler bakımından bütün yayımları takip etmek, milli basının inkılâpların prensiplerine ve devletin genel siyasetine göre çalışmasını sağlamak olarak belirlenmiştir.[82]

1931 tarihli Matbuat Kanunu, 28 Haziran 1938’de getirilen değişiklikle, hükümete yeni yetkiler tanımıştır. Gazete ve dergi yayımlamak için gazete ve dergi çıkaracak olanların bir bankadan gazete ve dergi çıkacağı yerin nüfusuna göre 1000 ila 5000 TL arasında bir garanti mektubu vermek zorundadır. Diğer yandan “sui şöhret” sahibi olanlara yayım çıkarma hakkı tanınmamıştır.[83]

24 Nisan 1940 tarihinde görüşülen Basın Kanununa göre de, bu kurallara uymayan yayıncılara hapis cezası ya da para cezası verilmesi kararlaştırılmıştır.[84] Basın Kanunun 50. Maddesi, basını tamamen kontrol altına almayı başarmıştır. Çünkü bu madde gereğince yayınların kapatılması sağlanmıştır. [85]

TBMM’de yapılan uzun görüşmelerden sonra hükümete gazete kapatma yetkisi veren 50. madde 18 Haziran 1946 tarihinde kaldırılmış bu yetki sadece 4935 sayılı kanunla mahkemelere verilmiştir. Ayrıca 1940’lı yıllardan itibaren İstanbul ve çevresinde uygulanan sıkıyönetim kanunun 23 Aralık 1947’de kaldırılması olmuştur.

Bu dönem yayınlarda en çok dikkat edilen konu hükümet eleştirisi olmuştur. Mesela, İsmet İnönü ya da CHP hakkında eleştirme yasaklanmıştır.[86] Basın, İkinci Dünya Savaşı döneminde, 1940 yılında sıkıyönetimin ilan edilmesinden sonra ancak faşist rejimlerde ve polis devletlerinde görülen uygulamalara maruz kalmıştır.[87]

Sonuç itibariyle Milli Şef İnönü döneminde gazetelerin sayısı baskı ve kapatmalardan dolayı iyice azalmıştır. 1946 yılında çok partili hayata geçişle birlikte basına yapılan baskı giderek azalmaya başlamış ve bu sayede sayı ve tirajda artış yaşanmıştır[88]

1939-1945 yılları arasında gazetelere yönelik olarak verilen toplam kapatma cezalarının sayısı 44’tür. Gerek hükümetçe ve gerek sıkıyönetimce hakkında kapatma cezası verilen gazetelerin başında Vatan, Tan, Tasvir-i Efkar ve Cumhuriyet gelmektedir. Bunun yanında Vakit, Yeni Sabah, Son Posta, Haber ve Akbaba gibi Gazete ve Mecmualar da 2’den az olmamak üzere kapatılmışlardır.[89]

Cumhuriyet, beş ay dokuz gün, Tan,  iki ay on üç gün, Vatan, yedi ay yirmi dört gün, Yeni Sabah, altı gün, Son Posta, on bir gün, Vakit, on iki gün, Haber, on gün kapalı kalmıştır.[90]

SONUÇ

İkinci Dünya Savaşı dönemi İsmet İnönü, hem iktisadi hem sosyal politikalar uygulamış, birçok sorunla uğraşmak durumunda kalmıştır. Savaştan ötürü yapılamayan ithalat, ilaç ve daha pek çok ürünün alınmasını engellemiş, bu durum ortaya hastalıkları çıkarmıştır. Keza, sağlık açısından pek gelişmiş olmamak da bu durumu tetiklemiştir. Bu sebeple sağlık alanında yenilikler yapılmaya çalışılmıştır.

Sağlığın yanı sıra, üretimin durma noktasına gelmesi, halkın ekmek bulmasını dahi engellemiş, ortaya çıkan karaborsacılar, ekmek satmaya başlamışlardır. Yalnız ekmek de değil, pek çok ürün karaborsaya düşmüş, karaborsacılar zenginleşmiş, halk ihtiyaçlarını karşılayamaz olmuştur.  Hükümet, karne ve narh politikası getirse de ne yazık pek başarılı olamamıştır, karaborsacıları hiçbir şey yıldırmamıştır.

Ürün sıkıntısı, yerini konut sıkıntısına da bırakmıştır. İşsizliğin artışı nedeniyle kente gelen kimseler, oturacak yer bulamamış, evlere paraları yetmeyince de, kendileri ev yapmışlar ve gecekondulaşma doğmuştur.

İşsizlik, sağlık, konut, yiyecek sıkıntısı yaşayan halk, hükümete karşı mesafeli bir tavır almıştır. Hükümetinde bu dönem getirdiği kanunlar, vergiler halkın daha da uzaklaşmasına neden olurken, hükümette bir yandan hem bunlara çözüm aramış hem de İkinci Dünya Savaşı’na girmemek için ter dökmüştür.

Savaşın varlığı, Türkiye resmen girmemiş olsa da Türkiye’yi de etkilemiştir. Hükümet bu sorunlarla uğraşırken, halk da kendi içerisinde sıkıntılar yaşamıştır. Uygulanan politikalar kötü algı oluştursa da bu politikalar sayesinde ülkede hem çok büyük sıkıntı yaşanmamış hem de savaşa girmek durumunda kalmamıştır. Ancak ne yazık ki, bu fikriyatı insanlar farklı algılamaktadırlar.

Hükümet, bu süreç içerisinde, basınla da, eğitimle de, sağlıkla da ilgilenmiştir. Hastaneler kurmuş, okullar, enstitüler açmış, basın üzerinde düzenlemeler yapmıştır. Basın konusunda hükümet, eleştirileri engellemeyi amaçlamıştır. Günümüzde dahi Dünya Savaşı gibi bir olay yaşamazken, basına karşı ağır bir sansür uygulanmakla beraber, verilen hapis cezaları gırladır. Bu sebeple, İnönü hükümeti eleştirilecek olduğunda, günümüzdeki standartlar ve olaylar ile karşılaştırma yapılmalı ve fikir çerçevesi buna göre çizilmelidir.

Sorunlar dolayısıyla hükümete karşı büyüyen tepki, ne yazık uzun yıllar varlığını sürdürmüştür. Bu tepkiye en güzel cevabı İsmet İnönü, 1969’da yılında kendisine Bursa’da “Bizi aç bıraktın!” diye bağıran gence şöyle vermiştir:

“Aç bıraktım ama sizi babasız bırakmadım.”[91]


[1] Ercan Haytoğlu, “İnönü Döneminde Türkiye’de Siyasal Yaşam”, Yakın Dönem Türk Politik Tarihi, Anı Yayıncılık, Ankara, 2006, s.79.

[2]  Mahmut Goloğlu, Türkiye Cumhuriyet Tarihi-III Milli Şef Dönemi 1939-1945, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2012, s.174-175.

[3] Gürdal Çetinkaya, İsmet İnönü ve İkinci Dünya Savaşı, Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir, 2014, s.130.

[4] Tevfik Çavdar, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi 1939-1950, İmge Kitabevi, İstanbul, 2008, s. 427-428.

[5] “ Ekmek Karnesi Kalktıktan Sonra ”, Cumhuriyet, 10 Eylül 1946, s. 1–3; Aktaran; Lale Kırca, İkinci Dünya Savaşı’nın Ekonomik ve Sosyal Etkilerinin Türk Basınına Yansımaları (1945-1950), Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Isparta, 2012, s.45.

[6] “Narha Uymayanlara Verilecek Cezalar ”, Vakit, 6 Mayıs 1949, s. 1; Aktaran; Kırca, İkinci…, s.44.

[7]  Osman Akandere, Milli Şef Dönemi, İz Yayıncılık, İstanbul, 1998, s.163.

[8]  “Belediyeler Ucuz Evler Yapacak ”, Cumhuriyet, 15 Mayıs 1946, s. 1; Aktaran; Kırca, İkinci…, s.37

[9] Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam C.II, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000, s.211.

[10] Hakan Pala, İsmet İnönü Dönemi İktisat Politikaları (1938-1950), Afyon Kocatepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Afyon, 2010, s.80-81.

[11] Züleyha Çakmak Aşçı, İsmet İnönü Döneminde Uygulanan İç Politikanın İktisadi, Sosyo-Kültürel Etkileri (1938-1950), Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2012, s.67.

[12] Korkut Boratav, Türkiye’de Devletçilik, Savaş Yayınları, Ankara, 1982, s. 221.

[13] Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908 -1985, Gerçek Yayınları, İstanbul, 1990,s. 64-65.

[14] Boratav, Türkiye’de Devletçilik.., s. 221.

[15] Şefik Taylan Akman-İnci Solak Akman, “II. Dünya Savaşı Yıllarında Türkiye’de Hububat Üretiminin Vergilendirilmesi”, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, Ankara, Şubat 2011, s.76-88,  ss.76.

[16] Aşçı, İsmet İnönü…, s.69.

[17] 22 Aralık 1939, Ulus, s.1; Aktaran; Aşçı, İsmet İnönü…, s.70.

[18] Aydemir,  İkinci…, s.213-214.

[19] Pala, İsmet İnönü…, s.88-89.

[20] M.Çağatay Okutan, Tek Parti Döneminde Azınlık Politikaları, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2004, s.270-271.

[21] Necati Aksanyar, Murat Biçer, “II. Dünya Savaşında Çıkarılan Varlık Vergisinin Türk Basınında ve Kamu Oyunda Yansımaları (11 Kasım 1942 – 15 Mart 1944)”, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Kütahya, Ağustos 2008, S.21, ss.382-394. s.382.

[22] Erdinç Tokgöz, Türkiye’nin İktisadi Gelişme Tarihi (1914-2004), Ankara, 2004, s.120.

[23] Aksanyar, II. Dünya…, s.383.

[24] Aksanyar, II. Dünya…, s.383.

[25] Gökçen  Uzer Çengelci, Türkiye’de Olağan Dışı Dönemlerde Vergilendirme-Anayasal Vergilendirme İlkelerine Uygunluk Açısından Bir İrdeleme, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi,Ankara, 2010, s.40.

[26]Aşçı, İsmet İnönü…, s.81.

[27] Aşçı, İsmet İnönü…, s.81.

[28] Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945) C.II, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, s.487-488.

[29] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2007, s.297.

[30] Ayhan Aktar, Varlık Vergisi Türkleştirme Politikaları, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s.195.

[31] Okutan, Tek Parti…, s.290.

[32] Koçak, Türkiye’de…, s.492.

[33] Aksanyar, II. Dünya…, s.389.

[34] Ulus, 9 Ocak 1943, s.1; Aktaran; Aşçı, İsmet İnönü…, s.86.

[35] Vakit, Ulus, Cumhuriyet, 16.03.1944, s.1; Aktaran; Aşçı, İsmet İnönü…, s.89.

[36] Cahit Kayra, Savaş Türkiye Varlık Vergisi, Tarihçi Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul, 2013, s.89-90.

[37] Akandere, Milli…, s.169.

[38] Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İstanbul Matbaası, İstanbul, 1967, s.95.

[39] İbrahim İnci, “1923-1960 Döneminde Türkiye’de Tarım Faaliyetleri Üzerinden Alınan Vergiler” Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Dergisi, Sakarya, 2009, S.1, s.109-130, ss..117.

[40] İnci, 1923…,  s.119.

[41] Kemal Karpat, Kısa Türkiye Tarihi 1800-2012, İstanbul, Timaş Yayınları, s.164-165.

[42] Aşçı, İsmet İnönü…, s.96.

[43] Aşçı, İsmet İnönü…, s.99.

[44] Karpat, Türk Demokrasi…, s.94. 

[45] Aşçı, İsmet İnönü…, s.100.

[46] “Toprak Bayramı Her Yerde Coşkun Tezahüratlarla Kutlandı ”, Akşam, 17 Haziran 1945, s. 3; Aktaran; Kırca, İkinci…, s.56.

[47] Duran Taraklı, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve Uygulama Sonuçları, Kalite Matbaası, Ankara, 1976, s.116-117.

[48] Koray Başol,  Demografi ”Genel ve Türkiye”, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları, İzmir, 1984, s.39.

[49] Halil Dirimtekin, Türkiye Ekonomisi, Sevinç Matbaası, Eskişehir, 1987, s.28.

[50] Savaş Vural, Türk Ekonomisi ve Türk İlmi, Marmara Üniversitesi Türkiye Ekonomisi Araştırma Merkezi, İstanbul, 1985, s. 15.

[51] Akile Gürsoy,  Üç Kuşak Cumhuriyet, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, İstanbul, 1998, s. 119

[52] Gencal Gürsoy,  “Sağlık”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, C.7, İletişim Yayınları, İstanbul, 1983, s.1720.

[53] Gürsoy, Üç Kuşak…, s.119.

[54] Cumhuriyet, 5 Nisan 1945; Aktaran; Hasan Çetin, İkinci Dünya Savaşı Sürecinde Türkiye’nin Sosyo-Ekonomik Durumu (1939-1945), Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Bursa, 2007, s.190.

[55] Cumhuriyet, 20 Mart 1945.; Aktaran, Çetin, İkinci…, s.194.

[56] Cumhuriyet, 10 Şubat 1946; Aktaran; Çetin, İkinci…, s.195.

[57] İlhan Tekeli, Selim İlkin, İktisadi Politikaları ve Uygulamalarıyla İkinci Dünya Savaşı Türkiyesi, İletişim, İstanbul, 2014, s.199

[58] Filiz Meşeci Giorgetti, Betül Batır, “İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı Döneminde Eğitim Politikaları”, İstanbul Üniversitesi Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları Dergisi, 2008, S.13-14, s..27-55, ss.39.

[59] Kadir Şeker, İnönü Dönemi Kültür Hayatı (1938-1950), Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Isparta, 2006, s.58.

[60] Bülent Akkaya, “İnönü Dönemi Kültür Politikalarında Hümanizm”, International Journal Of History, History Studies, 2012, S.4, s.6.

[61] Şeker, İnönü…, s.94-95.

[62] Şeker, İnönü…, s.13-14.

[63] Çavdar, Türkiye’nin…,s.20.

[64] Yavuz Özdemir, Elif Aktaş, “Halkevleri (1932’den 1951’e)” A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 2011, S.45, s. 235-262, s.250.

[65] Şeker, İnönü…, s.24.

[66] Durmuş Yalçın, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2006, C. II, s.527.

[67] Çavdar, Türkiye’nin…, s.47-48.

[68] Aşçı, İsmet İnönü…, s.138.

[69] İlhan Tekeli, “Osmanlı İmparatorluğundan Günümüze Eğitim Kurumlarının Gelişimi”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, C.III, s.665.

[70] Tekeli, Osmanlı…, s.665.

[71] Şeker, İnönü…, s.28.

[72] Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası, İmge Yayınevi, Ankara, 1997, s.193-194.

[73] Mehtap Uçan, İsmet İnönü’nün Siyasi Hayatı (1922-1960), Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2014, s.102.

[74] Dilara Çelik, “Köy Enstitülerinin Yurtiçinde Yankıları”, Köy Enstitüleri Dosyası– Ed:Ahmet Özgür Türen, 8.Baskı, Destek Yayınları, İstanbul, 2018, s.238.

[75] Resmi Gazete, 25 Haziran 1942, S.5141, s.3243-3250; Aktaran; Uçan, İsmet İnönü…, s.103.

[76] Aydemir, İkinci…, s.379.

[77] Aydemir, İkinci…,  s.379. 

[78] Koçak, Türkiye’de…, s.116.

[79] Hasan Ali Yücel, Köy Enstitüleri ve Köy Eğitimi ile İlgili Yazıları-Konuşmaları, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları, Ankara, 1977, s.15.

[80] Aşçı, İsmet İnönü…, s.122.

[81] Y. Kaya, Bozkırdan Doğan Uygarlık Köy Enstitüleri I “Antigone’den Mızraklı İlmihale” Özge Yayınları, İstanbul, 2001, s.342.

[82] Kadir Şeker, “İnönü Dönemi Basın Hayatı Ve 1948-50 Arasında CHP İle Muhalefet Arasında Basın Alanında Yaşanan Tartışmalarda Merzifon Örneği”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Isparta, 2011, C.1, S.13, s. 39-54, ss.42.

[83] Aşçı, İsmet İnönü…, s.149.

[84] Aşçı, İsmet İnönü…, s.149.

[85] Aşçı, İsmet İnönü…, s.149; Uçan, İsmet İnönü, s.108.

[86] Faruk Poyraz, İsmet İnönü Atatürk’ün Dava Arkadaşı, Türkiye’nin İlk Başbakanı, İstanbul, Nokta Kitap, 2008, s.194.

[87] Akandere, Milli…, s.213.

[88] Kocabaş, İnönü…, s.260. 

[89] Akandere, Milli…, s.215-217.

[90] Koçak, Türkiye’de…, s.138

[91] https://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/rahmi-turan/ama-sizi-babasiz-birakmadim-1637537/. Erişim Tarihi: 11.05.2020.

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.